ANASAYFA  |  ÖNERİ VE ŞİKAYET  |  İLETİŞİM

BİYOGRAFİ HABERLER MAKALELER GİYOTİN HAVUZU E-KİTAP
UZUN YOL YAZILARI | HÜSEYİN SUNGUR | Resmi Web Sitesi
  KADROMUZ
 
UZUN YOL YAZILARI

23. PERDE

YAYLA ZAMANLARI

Nice nice zaman(lar) önce(ydi)…

Evlerimizde, sessiz, sakin bir faaliyet başlar. Dedemlerin kâhyası, belkide kâhyada da ötesi, HÜSEYİN EMMİM, beni alır, şimdiki (Tarsus) merkez çarşıda bir köşkere(*) götürürdü.

Köşker, her iki ayağımın da, çoraplı halde kalıbını, dikkatlice bir kartona çizer, bir kenarına da adımı yazar, emmime bir şeyler söyler, biz de, ağır aksak “büyük eve” dönerdik.

Gün gelir, köşkere gider, ayağımıza göre, elle yapılan yemenimizi giyer, sağını solunu, vurup vurmadığını anlar’dık.

Yemeninin tabanı, kullanılmış kamyon lastiğinden, FALÇATA ile dikkatli bir şekilde kesilip, normal bir kösele ayakkabı tabanı gibi,düzeltilmiş olarak, yemeninin deri kısmına, “piz” ve “ çuvaldız” ile muhtemelen, ağır ağır dikilmiş olurdu.

Öyle ya, 1960’ların NAMRUNU’nda, yollar, bağlar bahçeler, toprak,irili ufaklı taş içinde, narin ayakkabılarla dolaşılmazdı tabi ki.

Nedense, yaylaya önden dedemlerin gitmesine çok üzülürdüm. Yıl, 1959,60 falan olmalı. Çünkü dedem Burhan Kemal, sanırım 1961 yayla zamanı, Namrun’da vefat etmişti.

İnsan yaşamında, muhtemelen bazı olaylar, olumlu bir TRAVMA olarak kalabiliyor. Nedir bu olumlu travma!

Yahut “ruhu”, inceden dürtüp, seni zaman yolculuğuna mı çıkarıyor acaba!

Ben gözümü, NAMRUN’da açtım diyebilirim.

Yani dünyamızı, Tarsus’ta değil de, Namrun’a tanımış, bilmiş olmalıyım.

Bu “bilmiş  olma”, ömrüm boyunca bana, adeta ikinci bir AORT damarı gibi, yapıştı kaldı.

Uzun yıllar, neden NAMRUN saplantısı içinde olduğumu düşündüm ve hayli zaman, bilinebilen nedenlerin dışında, bu tutkuyu tanımlayacak bir açıklama getiremedim kendime.

Ama zaman geçiyor ve benim, bir an önce, sağlıklı bir açıklamaya gereksinimim vardı.

Ve nihayet birgün, aklıma bu tutkunun kökeni geldi.

NAMRUN, benim, benim gibiler için, görece bir özgürlük sahasıydı.

Sabah, serin kuyu sularıyla yüzler yıkanır, nenem, BESİMANIM,( besime),o gün aklına esmişse, aşağıda, geniş asma talvarının altına, çimenlerin üzerine şilte-kilim serdirip, hamur tahtalarını yanyana koydurur, hemen bir kenarda da,mutlaka “mantızda” köz hışırdamaktadır. Üzerinde de, çaydanlık ve demlik.

Öyle sahtecilik olan, “köy” kahvaltısı falan değildir bu kahvaltı.

Bekçimiz Hacel Ahmed’in karısı, Fatma Gelin’in, yardımcılarıyla yaptığı açık ekmek, “tek bir çeşit” peynir, kara zeytun, mutlaka bal. O kadar.

Belki o ara, evin hatırlılarından FAİK AĞA , aşağı yoldan geçiyorsa, kolunda, koca bir “” simit” sepeti” ile, mutlaka yukarı çağrılır, gölgesiz, tatlı somurtkan yüzüyle neneme, “ marhaba büyük hanım” der, simitlerin üzerindeki sofra örtüsünü kaldırır, ortaya, kokusunu tarif edemeyeceğimiz bir “ simit” kokusu çıkar.

Hemen asma talvarının, MİSTİLİ OMAR’ın evinin hizasında, asmaların arasında,  peşpeşe sıralanan, iki adet yetişkin DUT ağacı vardır ki,sabahları, incir kuşlarının, üzümcüklerin, kara tavukların, adeta zorunlu durağı olurdu. Elbette o, baş parmak gibi dolgunlaşmış, dutları yemek için.

O “ kahvaltılar”, birer ibadet miydi, ruhsal bir tören miydi.

Bilmiyorum ama, her hatırladığımda, ruhsal bedenimin bir yerinin, sessizce kanadığını hissederim.

Ama her nedense, bir  L harfi gibi, birbirine bitişik olan “dede-nine” evimize, bizimkiler, zaman içinde, gerekli bakımı bir türlü yapmamışlardı.

Biraz büyüdüğümüzde, bağ bekçimiz, HACEL AHMED’in eşşeğini keşfettik. Hain planlar yapmaya başladık.

Eşşeği nasıl kaçırsak da, biraz sağa sola dıgıdık yapmakdı, amacımız.

Pek de başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Onun yerine, yaşımız büyüdükçe, yayan yapıldak, bugün, BANA GÖRE, rezil edilen ZEVZEK tepesinde, “ it ayağı yemiş” gibi, dolaşıp, durmaya başlamıştık.

Bu dolaşmalar, bir nevi, doğayı tanımak, onu hissetmek gibi bir şeydi.

Bağımızın da, ZEVZEK’ten aşağı kalır bir yanı yokdu. Yaklaşık 15 dönüm falandı. Ceviz, büyük bölümü asma, en az 3,4 çeşit elma, birkaç tane fındık, 2,3 tane kiraz, hatta şeftalinin bile olduğunu hatırlıyorum.

Büyük kuzenlerimin anlattığına göre, dedem Burhan Kemal, elmayı koparıp, iki ısırıldıktan sonra atılmasına ifrit olur, o elmaları, haniyse tek tek toplatır,ısırıkları traşlatır, kalanı dikkatlice soydurup, dilimleterek, çinko damda, kurutmaya bıraktırırmış.

Bu kurutulan elmalarla da, “ elma hoşafı” yapılırmış.

Ve o güzel günler, bağlar,AĞUSTOS 1999’da, Namrun’a, 30 Ağustos şenliğine, devlet bahçeli gelecek diye, belediye başkanı MEHMET AKIN tarafından, tecavüze uğradı.

Bizim bağ ile AVCIOĞULLARI’ının bağı arasını, bir gün ansızın, ZEVZEK tepesine, bahçeli “ teşrif” edecek diye, dozerlerle, tarumar edildi.

O esnada,en küçük halam Hale Hanım, fenalık geçirdi. Belediyeciler, itiraz eden bayan kuzenimi, döğmeye kalktılar.

Bu ve daha bir dolu benzer olayı yanyana koyarsak, ülkemizin nasıl, AZ GELİŞMİŞ bir insan topluluğu ortalamasında olduğunu görürüz…

Ben, yıllar önce, NAMRUN “Bucak”” iken, İLÇE yapılacağını duymuş, paniğe kapılmış, yazı yazdığım “” KATILIM “ gazetesinde, NAMRUN’u öldürüyorlar, yetişin, önlem alın diye, birkaç makale yazdığımı anımsıyorum.

Ama “ elbette” hepsi boştu. Bu ülke, yalanın oldu bitti iktidar olduğu bir insan topluluğuydu.

Meclisde “ egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, levhası, orda hâlâ neden durur, ANLAMAM.

Egemenlik, hiçbir zaman, “ kayıtsız şartsız milletin” olmamıştır ki bu topraklarda.

Zaten NAMRUN “ilçe” oldu, NAMRUN YAYLALIĞI tarihe karıştı.

İstedikleri kadar, evlerin arasına sık ağaç diksinler, çevreyi yeşillendirsinler, inanmayın.

NAMRUN şu anda, benim gibi düşünenler için, “ iç turizme” kurban edilmiş bir “ eski çocukluk” hayali, rüyasıdır”.

Veyahut , değerli romancımız, MARIO LEVI’nin, İSTANBUL için yazdığı, 750 sayfalık, dehşet romanın adı gibi: İSTANBUL BİR MASALDI.

EVET, NAMRUN da benim için, bir masaldı.

Bu masal öyle bir masaldır ki:

William Saroyan (31 Ağustos 1908 - 18 Mayıs 1981), aslen Bitlis'ten Amerika'ya göç eden Ermeni bir ailenin çocuğu olarak Kaliforniya'da doğan, Pulitzer Ödüllü dünyaca ünlü Amerikalı yazar ve oyun yazarıdır. İnsan sevgisini, sadeliği ve göçmen hayatını anlattığı yalın ama etkileyici diliyle 20. yüzyılın en önemli edebiyat figürlerinden biri olmuştur.

 

WILLIAM SAROYAN’ın ailesi, belki NAMRUNLU değildi ama.

Ama, SAROYAN, din adamı olan babasından, çocukluğunda, sürekli BİTLİS yaylalarını dinlermiş.

Bu dinlemeler, birgün SAROYAN’a, bir roman yazdırır:

MY HEART IS ON THE HIGHLANDS…

Yani ! KALBİM YAYLALARDADIR.

SANIRIM, tam bu noktada, SAROYAN’la, eşdeş oluyoruz.

Ne diyebilirim ki…

Sadece NAMRUN mu… gözne- ayva gediği- kısmen FINDIK pınarı yaylaları da, Namrun’dan aşağı kalmayan “ tecavüze” uğramış, uğramaktadırlar…

Siz bilirsiniz…

 

 

 

 

 



Yorum Ekle comment Yorumlar (0)

    Bu Habere Henüz Yorum Yapılmamış..!



 
 HABERLER
 
UZUN YOL YAZILARI
23. PERDE

Tarih : 11.08.2026
Devamı...
 
 
UZUN YOL YAZILARI
22. PERDE

Tarih : 10.08.2026
Devamı...
 
 
 
 MAKALELER
 
YENİ DÖNEM
ŞİİRİMİZ

Tarih : 1.11.2025
Devamı...
 
 
" SUYU ARAYAN ADAM" LAR 2
ÇOK ESKİ BİR GEÇMİŞE DAİR

Tarih : 21.09.2025
Devamı...
 
 
 
 GİYOTİN HAVUZU
 

SORUN NEDİR
BENCE

Tarih : 26.06.2026 |
Devamı...

 

ŞEYTAN BİLİM
VE AZGELİŞMİŞLİK

Tarih : 20.06.2026 |
Devamı...

 

PRF İLHAMİ GÜLER
TÜRK MÜSLÜMANLIĞI- AMERİKA SEVDASI

Tarih : 14.06.2026 |
Devamı...

 

DÜŞÜNÜYORUM DA
BAKIN NE DİYORUM

Tarih : 22.05.2026 |
Devamı...

 


 
 

 
 
ANASAYFA BİYOGRAFİ SIK KULLANILANLARA EKLE GİZLİLİK İLKELERİ İLETİŞİM


Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.

HÜSEYİN SUNGUR | Resmi Web Sitesi | huseyinsungur.com © Copyright 2015-2026 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz, kullanılamaz.

URA MEDYA